Ocak

 Otel odamın penceresinden Ganj Nehri' ni seyrediyordum birkaç gün önce.  Balçık rengindeki suda kırmızı başlı zarif  İndian Sorus Crane kuşları gibi toplanıp yıkananlar günden güne artıyordu. Gümüş küller , katmerli çiçekler döktüler suya. Hindistan' ın en kavurucu günlerinden biriydi. Çekim ekibiyle Mumbai' de yorucu bir gün geçirmiştik. Dönüşte çantam sokak satıcılarının elime zorla tutuşturduğu renkli çıngıraklarla tütsü çubuklarıyla dolmuştu. Sokak pazarlarının gürültüleri ve baharat kokuları zihnimde dolaşıp duruyordu.Odama girince  ısrarla arayan  numarayı isteksizce cevapladım. Geçmişimin küllerini yağdırdı biri odamın içine.Nefes alamadım.  Kirli bir nehirde boğulur gibi oldum. Acilen Türkiye' ye dönmem gerekiyordu.  Bir cesedi teşhis etmek için.  Ardından başka bir numaradan arandım. Telefondaki tanıdık bir sesti, hıçkırdı.


-Baban öldü dün, dedi. 


Donup kaldım. Bir babam varmış. 
Bir babam..Yıllardır bir kez bile arayıp sormamış. Başka bir kadın için çekip gitmiş. Sonra da ölmüş arabasının içinde. Gömülebilmesi için onu teşhis etmem gerekiyormuş. 


*

Örtüyü açtıklarında değişen simasını tanımadım önce, yer yer parçalanmış yüzüne ve bedenine bakarken  tamamen yabancılaştım.. Çenesindeki çukurluk dışında onun benimle olan ilişkisizliğini ve yanında  ölen oğlu ile  karısı ile  arasındaki yakınlığı düşündüm.İmzalamam gereken evrakları imzalayıp çıktım aceleyle.   

Kol saati, cüzdan, bir kadın çantası, futbol topu, kontak anahtarı, kanlı elbiseler, şeffaf bir torba içinde  teslim edildiler. 

İyodoform kokusu
Soğuk koridorlardan geçtim. Koku bitti. 


Arabamın camını yıkamaya başlamıştı yağmur. Silecekler tiz seslerle yalpalayıp durdular. 
Ayazı bağrında köy evinin  sobası yanıyor. Tıpkı çocukluğumdaki gibi. Kireç badanalı odada odun çıtırtıları, ateş böcekleri gibi kıvılcımlar  üfleyen soba. Yaklaştırıyorum ellerimi. Mavi perdelerin ardında yaban bahçe. Karşı uçta başka ev varmış. Başka hayat varmış eskiden. Nefesim sıkışıyor. Gece vakti çıkıp gelecek. Defolun gidin bu evden diyecek morgdaki adam. Tek isteğim çekip gitmek. Annem gibi. Hiç gelmeseydim ne olurdu? Avluda birikmiş duacı kadınların arasından sıyrılıyorum. Havasız caddeye bakan  yazıhanedeyim ilçede. Vekalet diyorum. Tapu sicilleri imzalanacak diyor adam.  Birkaç gün burda olmanız gerekir. Eskiden sık sık sahilde karşılaşırdım merhumla. Gerçi yakın değildik. Biz de yakın değildik diyorum. Susuyoruz. Halam ağlıyor gülüyor yerli yersiz.. Seni arayıp sormadı seni düşünmedi de beni çok mu düşündü sanki? Sana babalık yapmadı, bana abilik mi yaptı? Birbirimizden  başka kimimiz kaldı. Burda benimle kal diyor elimi tutarak. 

Burda duramam.

Ne demek duramam? O artık öldü, sen yaşıyorsun anlıyor musun? 


*

Yaşam çekilip alınsa da  geriye bir şeyler kalıyor. İnsanlar öldüğünde geriye bir şeyler bırakıyorlar damga gibi ya da yara gibi bir şeyler.  Kendimi insanlardan yalıtmam bencilliğim ona mı benziyor yoksa?  Yıllar önce bir kadınla ilişkisi olduğunu ve onunla kaçtığını öğrendiğimizde neden utancın içinden, duvarların arasından çıkamadık? Büyük bir günah işlemiş gibi suskunduk, pişmandık. Sebebini bilmiyorduk.  Kapıya bir adam gelip bağırmıştı gecelerce. Kimdi o adam? Gürültüler arasında konu komşu birkaç tencere yemek getirip mutfağa bırakmıştı. Annem oturduğu yerden kalkmıyordu. Gözlerini yerden kaldırmıyordu. Acıkmıyordu, susamıyordu. Babam  haftalar sonra yanında bir kadınla dönünce  haykırdı. Gece yarısı elimden tuttu annem, bir bavulla çıkıp gittik bu evden.  Ağlıyordum. Sen de  ağlıyordun hala.  Avluda yere çökmüştün yüzünü kapatmıştın ellerinle. Sedire otururken yıllar evvel kovulduğumuz odanın hiç değişmediğini fark ediyorum. Sedirler, örtüleri, altlarına gizlenmiş kuru tahıllarla yarı aşikar kilerler ve sen  onların bekçisisin yıllardır. Yaz kış, sebzesi, meyvesi, tahılı olan odada. Sen bir nohut torbasını ayağımın altından çektiğinde yine irkiliyorum. Neden burda durdun neden bu hayatı yaşadın? Cenaze sonrası gelenlerin hiçbirini tanımıyorum. Dualar okunurken duvarlardaki örümcek ağlarında boya çatlaklarında dolaşıyor gözlerim.  Annem kemoterapi günlerinden sonra mum gibi eriyip gitti.. Annem nasıl da yalnızdı bilmiyorsun.  Yanan sobaya rağmen üşüyorum, içim titriyor. Ellerim titriyor.  Olduğum yerde uzansam biraz. Boğazım acıyor gözlerim kapanıyor. Telefonun ışığının yanıp söndüğünü görmeme rağmen elimi kaldırıp açamıyorum. Derin bir uykunun kucağında gibiyim. Rüyada mıyım, yoksa gerçek mi gördüklerim, ayırdına varamıyorum. Annemi yanıbaşımda buluyorum. Saçların diyorum. "Saçların ne güzel uzamış anneciğim." Başımı okşuyor, gülümsüyor. Alnıma sirkeli suyla ıslattığı soğuk bir bezi yerleştiriyor. Şimdi dinlenmelisin. Sadece uyu. Ben hep yanındayım. 

Kirpiklerimi araladığımda halam alnıma sirke kokulu soğuk bezi yerleştiriyor. Havasız küçük yazıhanesinde ziyaret ettiğim avukat kalın çerçeveli gözlükleri ve ekose ceketiyle karşımda oturuyor. İyi değilseniz hastaneye gidelim diyor Doğrulmaya çalışiyorum.  İyiyim ben. Ne kadar iyi olunacaksa o kadar iyiyim.  

- Telefonu açmayınca merak ettim. Birkaç evrak imzalanacak. 

Çantasından bir dosya çıkarıp sehpaya bırakırken yarın uğrar alırım diyor. Halam büyük bir tepsiyi kucağıma bırakıveriyor. Yıllar onu  değiştirmemiş. Evin içinde dolanıyor, mütemadiyen yapacak bir şeyler buluyor. Dumanı tüten çorbayı üflüyorum. İçim bomboş. Üstümde tuhaf bol bir kazak ve metrelerce kumaştan dikilmiş bir şalvar. Hala diye sesleniyorum. Elbiselerim nerede? 

-Sen terleyince çıkardım. Yıkanacak elbiselerin. 

Evrakları imzaladım. Ardından kendimi uykuya bırakmışım. Ne kadar uyuduğumu bilmiyorum. Bir arabanın içinde yatıyordum. Babam arabayı kullanıyor, annem yanında oturuyor. Annemin saçları sapsarı oluyor. Benimse kucağımda bir futbol topu var. Karşıdan bir kamyon son hızla bize yaklaşıyor. Korna sesi kulağımda. Kayalıklardan aşağı yuvarlanan arabanın içindeyim. Dalga sesleri. Her yerim uyuşmuş. Avukat uğrayıp kağıtları almış. Halam beni rahat bir yatağa taşımış. Sağlık ocağından doktor gelmiş. İlaçlarımı içmişim. Tuvalete gidip gelmişim. Bunların hiçbirini hatırlamıyor muymuşum?

Hatırlamıyorum. Yürümek için bahçeye çıktım. Meyve ağaçlarının altında patika boyunca yürüdüm. Zevksiz bir renge boyalı büyük balkonlu iki kat evin kapısı açıktı. Girişinde altın yaldız desenli bayağı bir koltuk takımı vardı. Duvarlardaki çerçeveli resimlerde genç sarışın kadın, kucağında pörtlek gözlü bir oğlan ve babam vardı. Kadının omzuna elini koymuştu. Gülümsemişti. Kadın kırmızı giyinmişti, dudaklarını kırmızıya boyamıştı. Fotoğrafı duvardan indirdim.
Merdivenleri tırmandım. Büyük bir odaya girdim.  Boş gardrobun karşısındaki futbol takımı bayrağına baktım. Cep telefonum cebimde titreşti. Alo dedim. Arayan direktördü. Yeni bir belgesel çekimi için Afrika' ya gidilecek. Bir haftaya hazır olursun değil mi? Olurum dedim. Rengi solmuş bayrağı duvardan söktüm telefonu kapatırken. Halam  elinde büyük çuvala çekmecelerdeki dolaplardaki öteberiyi boşaltmaya devam etti. Sedir örtülerinden başlamış olmalıydı.  Tek bir iz bile bırakmamaya yemin etmişcesine gördüğü her şeyi doldurdu çuvallara.
 

Necla Engin




Bu sitedeki içeriklerin/eserlerin her türlü telif hakkı Necla Engin’e aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.Uymayanlar hakkında gerekli yasal işlem yapılacaktır.''



Yorumlar

Popüler Yayınlar