Bekçi
Kapı vuruldu.
Öğle yemeğini yedikten sonra içi geçmişti koltukta. Sık sık uyuyakalıyordu son zamanlarda. İki lokma bir şey yedikten sonra yapacak işinin olmayışından mı yoksa yaşlılıktan mı bunu bilemese de kutu gibi odasında küçük televizyona bakarken dalıp gidiyordu uykuya. Araştırmacılar, filologlar, turistler gelmiyordu artık. Dünyada Urartu Dilini okuyup yazabilen on ikinci ve son kişi olmasıyla kimse ilgilenmiyordu.
Kapıya daha sert vuruldu.
Koltuğunda gerindi. Hava kararmıştı. Kapıyı açtığında öylece dikilerek yüzüne bakan adamın konuşmasını bekledi. Adamı daha önce görmüş gibiydi. Emin olamadı.
" Mehmet Bey sizsiniz, değil mi?" dedi adam.
" Evet" dedi Bekçi.
" Sizi zor buldum". Yolculuk kolay olmadı Çavuştepe' ye. "
" Covid salgını başladığından beri kimse gelmez buralara. Oturmaz mısınız? "
...
" Siz burada kalıyorsunuz galiba? "
" Evet. Emekli olduktan sonra ayrılamadım desem daha doğru olur. "
Sandalyeye oturan adam etraftaki kitaplara, çömlek parçalarına, taş aletlere, hediyelik biblolara ve kolyelere kaydırdı bakışlarını.
" Tarihi alanı gezmek için geldim... vakit geç oldu ama... bana eşlik ederseniz minnettar olurum. "
" Tabii" dedi Bekçi. Duvardan el fenerlerini indirip birini uzattı. Bastonuna yaslanarak adamın önünde yavaş adımlarla ilerledi çalılıklar boyunca.
"Tanrı İrmuşini için" dedi kitabenin önünde durarak. Ziyaretçi tableti okşadı, etrafında döndü. Ardından Urartu ibadet odalarına doğru yürüdü. Odalar tek tek bazalt kayalardan yapılmış yıpranmış beyaz tepeciklerdi. Bekçi bir kayanın üzerine bıraktı ağrıyan bacaklarını. "Dünyada unutulan bir dilin çevirmeni olmak nasıl bir duygu" diye sordu adam Bekçi ' ye.
" Güzel bir duygu. Elimden geldiğince daha fazla kişiye öğretmek isterdim. Ama gençler eski dillere fazla meraklı değiller günümüzde. Urartu dilini çocuklarıma öğrettim." Onlar da kendi çocuklarına öğretecekler. Kültür varlığı devam edecek."
"Kitap yazabilirdiniz. Daha fazla eğitim olanağı sağlayabilirdiniz. "
" Kitap da yazdım, gerekli makamlara da bildirdim. Bir sonuç alamadım.
...
" Bu dili ninenizden mi öğretmiştiniz ? "
" Evet. Ben bu köyde doğdum; çocukken ninem Urartuların efsanelerini masallarını anlatırdı bana, evden kaçardım beni burda bulurdu, zamanla sembolleri gösterip anlamlarını söyledi. O öldükten sonra yıllarca bu dili çözmeye çalıştım ve sonunda başardım. Daha fazla tablet bulunmuş olsaydı, Urartulular hakkında her şeyi gün ışığına çıkarabilirdim. "
" Adam Bekçi' nin gözlerine baktı. Sizi Amerika' daki sempozyumda izlemiştim. Bir hayranınız olduğumu söyleyebilirim.
" Demek siz de dillerle ilgileniyorsunuz. "
" Evet. Aslında ben Urartuları size göstermek için geldim. "
Bekçi, ciddi görünümlü bir adam olan ziyaretçinin tuhaf sözüne karşılık konuşma isteğini yitirir gibi oldu. El fenerini yüzüne çevirdi.
" Benimle alay etmek için geldiyseniz yaptığınız ayıp. Müsaadenizle odama döneceğim. "
" Durun bir dakika dedi" adam. " Eğer sizi Urartuların yaşadığı çağa gönderseydim bunu kabul eder miydiniz?
" Siz delisiniz " dedi Bekçi, bastonuna yaslanarak arkasını döndü.
" Durun, dinleyin beni. Küçük bir anlaşma gibi düşünün. Siz Urartu' ya gittiğinizde Kral da buraya gelecek. Dünyanın ne kadar değistiğini her ikiniz de görebileceksiniz. "
"Siz kimsiniz peki?"
"Büyücüyüm " dedi adam. Dokunduğu taşı bir kum saatine çevirdi.
Bekçi yaklaştı, saate dokundu. Gördüğü kum saati gerçekti. Şeffaf kıvrımlı bir taşın içinde akan kum taneleri onu hipnotize ediyordu.
"Bu tehlikeli değil mi?" Sizin dediğiniz gibi zamanlar arasında bir alış veriş olacaksa iki taraf için de tuhaf değil mi?
"Hayır. İbadet kulesinde bir belgesel izlemiş gibi olacaksınız. "
" Hayal görmek gibi yani."
" Evet öyle olacak. "
Ziyaretçi kum saatini eline tutuşturduğunda üzerindeki amblemi gördü Bekçi.
" SARDURİ" kelimesi yıldızsız gecede yankılandı.
*
Kum saati elinde bir prizma biçimini alıp ışığa dönüştügünde gözleri kamaştı. Kuşların kanat çırpışlarını böceklerin ötüşlerini dinledi korkuyla. Prizmanın içine baktığında kalenin önünde hayvanların kurban edildiğini akan kanların uzun oluklarda birleştiğini ve kalenin dört bir yanını çevrelediğini gördü. İbadet kulelerinde yakılan ateşlerle cenazeler uğurlanıyordu. Bir kadın gördü. "Nine" diye seslendi. Kadın onu duymadı elinde çicek demetleriyle bir tepeciğe girdi. Prizmayla o yana doğru koştu Bekçi. Kendi evinin olması gereken yer bir kral mezarıydı. Mezar beyaz kayalardan örülmüş kubbeli bir odaydı girişi kokulu çiceklerle uzun yapraklı dallarla örtülmüştü. Onu kum saatiyle Tuşpa' ya yollayan ziyaretçi, el feneriyle mezar odasındaydı. Kadın hiç konuşmadı. Kapıda bekleyen atlara binip dörtnala ilerlediler zamanın diğer köşesine.
Son
Necla Engin
Yorumlar
Yorum Gönder